21 Ocak 2010 Perşembe

Ben, Eşim ve Aşkımızın Meyvesi

Dile kolay beş yıldır birlikteydik ve iki yıldır da evliydik. Geçen iki yıl boyunca ne çok şey yaşadık, yaşlanmalarımızı gördük hissettirmeden; artık aşkımızın meyvesini görmenin, onun da tadına bakmanın zamanı gelmişti; elmadan sonra. Aile doktorumuz artık eşimin hamile kalabileceğini müjdelemişti bize, şartlar olgunlaşmıştı, zemin futbola müsaitti… Ben erkek adamın erkek çocuğu olur zırvalarına aldırmadan erkek adamın erkek damadı da olur sav sözüyle sağlıklı olsun da ne olursa olsun diyordum. Eşim de benimle aynı fikirdeydi: önemli olan sağlıktı!

Sonunda uzun uğraşlar sonucunda becerdik ve testler pozitif çıktı. Bu noktadan sonra çok dikkatli olmalıydık. Güzel ve dengeli beslenmeli, spor yapmalı ve daha annesinin karnında olan bebeğimize iyi bakmalıydık. Hayatımızı daha da bir düzene soktuk, sigarayı bıraktık ve alkolü de ben eşime çaktırmadan arada sırada alıyordum. Haftada bir ya da iki akşam mutlaka bir klasik müzik ya da caz konserine gidiyorduk, bu aynı zaman da bebeğimiz içindi. Ayrıca haftada bir gün de mutlaka kırlık bir yere temiz hava almaya ve yürümeye gider olmuştuk.

Zaman su gibi akıyordu nihayet doğum haftası yaklaşmıştı. İkimize de sürpriz olmasını istediğimiz için bebeğin cinsiyetini ultrasonda öğrenmek istememiştik ve doktorumuz en sağlıklı doğumun suda gerçekleşeceğini söylüyordu bize.

Nihayet o büyük gün geldi eşimi su dolu küçük bir havuza aldılar ben de yanındaydım elinden tutuyordum ve ona destek oluyordum. Aslında o anda o bir doğuruyor ama ben dokuz doğuruyordum.

Stresli geçen birkaç saatin ardından eskilerin deyimi ile “nur topu” gibi bir kızımız olmuştu. Dünyanın en mutlu insanları bizlerdik, ayaklarımız yerden kesilmişti. İlk günler bir isim bulmakta zorlandıysak da kızımızın adını Rana koymaya karar vermiştik.

Rana ilk altı ay anne sütüyle beslendi diğer tüm çocuklar gibi. Altıncı aydan sonra ek gıdalar vermeye başlamıştık bebeğimize: meyveler, püreler, bebek mamaları… Eşimin sütü sekizinci aydan sonra iyice azalmaya başladığı için biz de Rana’yı daha iyi beslemek için bebek mamalarına daha fazla ağırlık vermiştik.

Günler günleri kovaladı ve biricik kızımız Rana ikinci yaşını devirdi. Bir yandan özenle mamalarını yediriyor bir yandan da meyveleri, sebzeleri eksik etmeyip, etleri de yavaş yavaş vermeye başlamıştık. Kızımız, çok mutluydu hem bizden hem de eksik etmediğimiz gıdalarından dolayı. Bu günlerde daha da iyi anlıyordum çocuk büyütmenin zorluğunu, doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar mutluluğun yanında bazen hayattan bezdiğimiz de oluyordu ama Rana için her şeye değerdi, o dünyanın en mutlu en güzel bebeği olmalıydı…

Bir gece Rana’nın ağlama sesiyle uyandık, hasta değildi ve bir sorunu olamazdı. Böyle zamanlarda, yani hasta olmadığı zamanlarda, gece uykusunda ağlamaya başlayınca birkaç dakika sonra tekrardan uykuya dalıyordu ve biz de bunu bildiğimizden hiç yanına gitmiyorduk. Ama o gece öyle olmadı, Rana’nın ağlaması birkaç dakika içinde geçmedi. Biraz daha bekledik ve en sonunda dayanamayıp Rana’nın yanında soluğu aldım. Gördüğüm manzara gerçekten dehşet vericiydi. Gözlerimi ovuşturdum, uyku sersemliğinde yanlış görüyor olmalıydım. Hızla eşimin yanına gittim ve onu da kaldırıp Rana’nın odasına soktum, bir yandan da onu sıkıca tutuyordum panikle ani bir hareket yapmasından korkuyordum. Eşim Rana’yı o halde görünce desibel cinsinden dünyanın en büyük çığlıklarından birini attı ve yere yığıldı. Ortada kalakalmıştım, ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Kızımın vücudunda, tam da sağ omzunun üzerinde bir kol daha peyda olmuştu bir gecede ve bunu gören eşim kollarımın arasından yere yığılmıştı. Kendimi kaybetmiştim. Evin içinde oradan oraya koşturuyor, bir yandan Rana’nın ağlama sesi kulaklarımı tırmalıyor bir yandan da eşimin yerdeki sinir krizi arada sırada çığlıklarla doruk noktasına ulaşıyordu. Hiçbir şey yapamadım olduğum yere çöktüm ve başımı ellerimin arasına alıp kendime tekrar gelinceye kadar öylece kala kaldım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder