Efendim bugünden itibaren, evinde kitap bulunduran İstanbullular daha bir dikkatli olmalı, yolda belde kitaplardan bahsetmemeli, ellerinde ya da çantalarında kitapla sokaklarda yürümemeye gayret etmeliler... Neden mi?
İstanbul Büyükşehir Belediye’si İtfaiye hizmetleri, Deniz Feneri davasına adı karışan Beyaz Holding’in alt kuruluşu ve konu hakkında en ufak bir deneyime sahip olmayan Lapis Makro’ya satıldı. Söz konusu şirketin belirttiği üç adresten ilki Maltepe’de bir tekel bayii; ikincisi ayakkabı tamircisi; üçüncüsü de boş bir bina çıktı.
Bu nasıl bir zihniyet nasıl bir pervasızca peşkeş çekicilikse? Dünyada eşine benzerine pek rastlanmaz sanırsam ki… Artık olası itfaiye merkezi muhabbetleri de şöyle olacaktır: İtfaiyeci koşarak patronun odasına girer, “Patron, Sefaköy’de gecekondu mahallesinde, İstinye’de bir villada bir de Tarabya’nın üst tarafındaki ormanlık yerde yangın çıkmış ne yapalım?” Patron koltuğundan hafifçe bir doğrulur, birkaç saniye düşünür: “Gecekondu mahallesini boş verin zaten oraları yıkıp apartman yapasımız vardı isabet olmuş, Ormanlık alan dolu zaten her yer azıcığı yanıversin bişeycik olmaz, hem oralara da villa milla yaparız birkaç aya kalmadan, İstinye’deki yere gidin de hızlıca söndürüverin önemli birinin villasıdır falan neme lazım, hızlı olun!”
Mübalağa ettiğimi düşünebilirsiniz ama birkaç aya kalmadan işler bu raddeye gelir gibi geldi bana…
Şimdi de gelelim en başta bahsettiğim kitap meselesine. Okuyanlar veya filmini izleyenler bilirler Fahrenheit 451’i. Roman ve film artık yanmayan evlerin yapıldığı “belirsiz bir gelecekte” geçer ve İtfaiye teşkilatının yegane görevi kitapları yakmak sureti ile imha etmektir. Kitap okumak, bulundurmak ve kitaplardan bahsetmek kesinlikle ve kesinlikle yasaktır. Korkum şudur ki her yerin ve her şeyin “ak” olmasından başka bir uğraşısı olmayan; memleketi dikensiz gül ve dikenli tel tarlasına çevirme konusunda canhıraş bir çaba sarf eden sevgili RTE ve saz arkadaşları bu adımlarıyla bizi “belirli bir gelecek” içinde Fahrenheit 451’in birer karakteri haline getirebilirler… Yani 1953 yılında Ray Bradbury’nin anlattığı hikayeyi 2000’li yılların Türkiye’sinde yaşayabiliriz, ki bana yaşarmışız gibi geldi…
O yüzden derim ki: şimdiden herkes birer tane kitabı noktasına virgülüne kadar ezberleyip aklında tutarsa ve romandaki gibi günün birinde bizler de birer “Kitap İnsan” olmak durumunda kalırsak eğer gelecek nesillere kitaplarımızı aktarabileceğimiz bir kütüphane sistemimiz olsun.
Ben seçimimi yaptım: Melih Cevdet Anday’dan “İsa’nın Güncesi”
Saygılar…
benimki de Oğuzcuğum Atay'ın Tutunamayanlar'ı olur muhtemelen :)
YanıtlaSil